4 Ocak 2009 Pazar

Hristo Abi ve Beşiktaş Tribünleri


Uzun zamandan beri yazmak istediğim bir konu. Extensor devreye girmeseydi pek de üzerime vazife olarak görmeyecektim. İnönü tribünlerinin asi yakarışı ve desibel düzeyinde kırdıkları rekorlar. Bol ödüllü uluslar arası reklam ajansları ile çalışsalar bu kadar başarılı tezahüratlar ve pankartlar çıkar mı bilemiyorum. Arkadaş sohbetlerinde defalarca dile getirilmiştir. Her şey iyi güzel de bir tarafta Beşiktaş’ın sezon seyirci ortalamasının kat kat üzerinde kombine satan bir Fenerbahçe, diğer tarafta ise 1905 kombineli Beşiktaş. Sonrası malum. Kadıköy sustu bizi dinliyor. Çok sevdiğim bir Beşiktaşlı abim var. Hristo Abi. Gitmeyenlerden. 85’e kadar kapalının ortasında maç seyreden ve “Beşiktaş benim için bir fenomen” diyen Beşiktaşlı. Öyle böyle sevmez takımını. En ağır sözleri Serdar Bilgili için söyler 5 seneden beri. Beşiktaş’ı yüzüstü bırakıp gittiğini söyler. Haklıdır da. Serdar Bilgili de o tribünlerden küfür yemiştir Süleyman Seba da. Hatta Aziz Yıldırım da kendi tribünlerinden nasibini almıştır. Beşiktaş tarihinde Seba’nın gidişi denince akıllara Ahmet Dursun’un gelmesi ne kadar acıdır değil mi? Bence acıdır, nokta koyalım. 30 Mayıs 2004 yılından bu yana Beşiktaş’ın başkanı. Bu zamana kadar geçen sürede Türkiye Kupaları ile avutulan Beşiktaş taraftarı. Ama konumuz Demirören’in başarıları ya da başarısızlıkları değil. Seba’dan Bilgili’ye kadar “artık mesaj göndermenin zamanı gelmiştir” diye düşünen tribünler neden hala sessiz. Acaba böyle bir dönemi Serdar Bilgili yaşatsaydı neler olurdu? Ne Reina’sı kalırdı ve Laila’sı. Bir tarafta Beşiktaş aşığı Hrsito Abi diğer tarafta Beşiktaş aşığı Beşiktaş tribünleri. Bağcılar’dan Mahmutbey gişelerine doğru inerken orta refüjde dünyaya meydan okuyan küçük bir ağaç var. O ağacın üzerinde de bir kuş yuvası. Sakinlerini bilemem ama o yuva bana hergün ayrı bir yazının konusu olabilecek mesajlar veriyor. O yuvanın sakinleri gibi mi direniyor tek başına Hristo Abi. Hiç sanmıyorum. Yalnız mı hiç sanmıyorum. Eeee boşuna denmemiş “sevgi eylem gerektirir” diye. Sevgi “desibel de gerektirir” elbet. Gerektirir gerektirmesine de “bu kadar sessizliği sezon ortası takımın moralini bozmamak edebiyatına oturtmak” o zaman “geçtiğimiz sezonları kazanılan kupalara mı oturttunuz sessiz kalarak" diye sordurtur. Desibel düşer diye mi bu sessizlik? (istediğiniz tonlama da okuyabilirsiniz) Kombine 1905’ten 5000’e çıkar ve desibel biraz düşer. Biraz da tribün gelirleri artar. Ama Beşiktaş’ın daha az desibele daha çok Hristo Ağabeylere ihtiyacı var. Kaz Dağları, Filistin, terör, gibi konulardaki duyarlılığını tam bir sivil toplum kuruluşu duyarlılığı ile ortaya koyanların bu başarısızlığı “yıllardır ırmaktayız biz yine de at değiştirmeyelim” felsefesine dayandırması birçok soruyu akıllara getirmiyor mu? Çarşı herkese karşı, Demirören’e acaba neden değil karşı? Demirören sen bizim herşeyimizsin, Hristo Abi sen bizim…Sevgi çiçeğimiz.

1 Ocak 2009 Perşembe

Obama ve Demirören


"Obama kampanyalarında ne Clinton'u rencide edebilecek ne de Mc Cain aleyhinde bir söyleme asla yer vermedi. Buna karşın Mc Cain'in yayınlattığı reklamların %80'i Obama aleyhindeki filmlerden oluşuyordu." Kısa postları daha çok seviyorum.

31 Aralık 2008 Çarşamba

Alternatif Medya ve Medya Okuryazarlığı

Hergün işten eve giderken Lig Radyo'da dinlemeye çalışıyorum. Fırat İşbecer tam sabır taşı. O telefon bağlantılarına herkes kolay kolay dayanamaz. Mehmet Ayan dayanamıyor mesela. Fırat kendini dinletiyor. Dün Verkaç programında 2008'in "O Anlar"ı ile ilgili konuşuldu. Fırat İşbcer de bizim camiadan 20'ye yakın blog sitesininin ismin bir kez daha verdi ve 2008'i Türk Futbol Bloglarının yükseliş yılı olarak belirledi. Bunlardan daha güzel bir ayrıntı vardı sözlerinin içerisinde. Aslında blog yazarı arkadaşların yarattığı bağımsız medyanın bir nevi alternatif medyayı oluşturması. Burası çok önemli işte. Medya Okuryazarı olmak için üretim sürecinin içerisinde bizzat yer alınması...Galatasaray'dan Yasemin İnceoğlu Hocamıza selam olsun. Bir ara medya okuryazarlığı ile ilgili geniş geniş yazarız. Bu medya var ya bu medya...Neyse...2009'da medyanın aslında ne demek istediğini, ya da neden bunu böyle dediğini daha iyi idrak edip algılayan bireyler diliyorum. Ercan Saatçi neden Hürriyet de yazar ya da Sergen neden Mustafa Denizli'yi eleştirmez kısımlarına hiç girmiyorum. Teşekkürler Fırat İşbecer. Ne demiş Atatürk "Bağımsızlık Benim Karakterimdir". Yani diyor ki koyun gibi okursanız, koyun gibi seyrederseniz ve perde arkasını irdelemezseniz, boynunuza ilmik geçirilmiştir. Yeni yılınız kutlu olsun...

Barney Ronay'ın Terim hayranlığı


Valla bu satıları yazan ben değilim. Guardian gazetesinin spor yazarlarından Barney Ronay'ın 2008'in Spor Hero'ları arasında Fatih Terim'e yer vermesi dikkatimi çekmedi değil. Aşağıdaki yazıyı bizden biri yazsa ne yalakalığı kalır ne de yardakçılığı. Haberi var mıdır acaba Terim'in bu yazıdan?

Euro 2008 in gözde antrenörü. Sadece Almanya' ya karşı 7 sağlam oyuncuyla mücadele edebilme dehasına sahip değil, aynı zamanda maço menajer imajıyla heyecan verici bir tarza sahip. Terim sert tarzını ve çatık kaşlarını, sadece harika olmayıp aynı zamanda büyüleyici bir taktiksel zeka içeren şampiyona deneyimiyle artık çok yükseklere dikti. Bu adama uygun bir EPL takımı teslim edip hakkını verin. (Stand-out coach of Euro 2008: not just a brooding genius capable of playing Germany off the park with seven fit players, a one-legged left-winger and the cat from the team hotel, Turkey's coach was also responsible for the return of the thrillingly macho, sweat-drenched manager. Terim biffed and scowled his way across Alpine central Europe providing not just great, testosterone-stinking touchline theatre, but a lesson in smothering tactical acuity. Give that man a vacant Premier League hot-seat.)

30 Aralık 2008 Salı

Fotomaç Reklam Ajansı

"Tekke"limeyle Kartal

28 Aralık 2008 Pazar

Kılıçdaroğlu Kime Çalışıyor?


Kılıçdaroğlu sesini "Şaban Dişli" ile duyurmaya başladı. Ayağını kaydırdı. Daha sonra DMMF ile devam etti. Onun da ayağını kaydırdı. Şimdi de Melih Gökçek ile devam ediyor. Kılıçdaroğlu Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Mezunu. Maliye Bakanlığı'nda hesap uzmanlığı, Gelirler Genel Müdürlüğü'nde Genel Müdür Yardımcılığı, SSK ve Bağkur Genel Müdürlüğü hizmetleri var. Bulunduğu görevler (özellikle hesap uzmanlığı) iz sürmesini ve yolsuzlukları ortaya çıkarmasını sağlıyor. Elinde kanıt olana kadar da harekete geçmiyor. Çalışmalarını bu süre zarfında gizli yürütüyor. Kanıtlarla konuşuyor. Popüleretesi de temiz toplum isteyenler arasında hızla artıyor. İki genel seçim sonrası yerel seçimlerde hayal kırıklığına uğrayarak gerilemeye başlayan ve yıkılan ANAP iktidarının yaşadıkları AKP'nin önünde ders gibi. Ve yerel yönetimlerde muslukların rahatlıkla açılıp kapatılabilmesi siyasi partiler için oldukça değerli. Tayyip Erdoğan, Dişli'yi ve DMMF'ı sadece milletvekili olarak apoletlendirdi. Bir nevi valilerin merkeze çekilmesi durumu. Şimdi de Ankara için Melih Gökçek için hazırlanan anket sonuçlarını bekliyor. Aday gösterip göstermeyeceği çok önemli. Don Shultz'un şöyle bir sözü var. "Senin ne söylediğin önemli değil, insanların neyi algıladığı önemli". Siyaset de bir nevi algıların yönetilmesi değil mi? Sokak ne diyor önemli olan o. %47 ve %47'nin üzerinde konulacak "gidecek yeri olmayanlar" olaya nasıl bakıyor. Kılıçdaroğlu vurduğu yerden ses getiriyor, sokaktaki vatandaşımız "Tayyip Erdoğan yolsuzluk yapanları parti yönetim kurulandan atıyor" diyor. Kılıçdaroğlu vuruyor, sokaktaki "ama Tayyip Erdoğan onları sahiplenmiyor ve yolsuzluk yapanlara yol veriyor"diyor. Tam bir lider karizması etrafında dönen çenber. Kılıçdaroğlu'nun vurduğu yerden ses getiriyor demiştik. Bu ses AKP'nin sesi oluyor. Bu sesin CHP'nin sesi olabilmesi için Deniz Baykal'ın ve etrafındakilerin Kılıçdaroğlu'nu "bu yıpranmışlığa rağmen" desteklemeleri lazım. Var mı öyle bir destek? Yok...Yani daha açık bir ifadeyle Kılıçdaroğlu'nun şu an CHP'ye kattığı bir şey yok. Parti yönetiminin basiretsizliğinden dolayı. Birileri cephede savaşıyor ama topçu atışı ortada yok. Ve bu cephe savaşı kazanılıyor gibi görünse de kaybediliyor. Tayyip ayyuka çıkanları temizliyor ve aynı zamanda "yolsuzluğa karışanı biz de tutmayız" mesajı veriyor. Bu şuna benziyor bir nevi. 2007 seçimlerinde "laiklik, laiklik" diye bağırdıkça sokağın böyle bir derdi olmadığı ayan beyan ortaya çıktı. De...Gene de de söylediğinin %90'ı bu olmasın. Bunu Nişantaşı ve Caddebostan'da de ama Bağcılar'da deme diyelim. Sonuç olarak diyeceğim Kılıçdaroğlu AKP'ye çalışıyor ve kimse bunun farkında değil. Aynı 2007 seçimlerinde aslında AKP'ye çalışan Kanaltürk gibi. Ama burada Kılıçdaroğlu'nun suçu var mı derseniz? En masumu o deriz.

27 Aralık 2008 Cumartesi

Semt sizin aşk bizim


Demirören'in basın toplantısındaki görüntülerle ilgili konuşmak sorunu çözecek türden değil. Yangının etrafında dolanmaktan başka bir şey değil. Yangından en çok itfaiyeci korkarmış ama en önde de o gidermiş. Perdeyi aralayıp, kafayı sokmak gerek...Tabi gerçekleri görmek istiyorsak. Beşiktaşlı'nın hiçbir zaman büyüklükle ilgili bir sorunu olmadı. Beşiktaşlı hiçbir zaman "en çok benim taraftarım olsun" demedi. "Az olsun ama öz olsun" dedi. Beşiktaşlı aslında "dünyanın en büyük semt takımlarından" birisi olduğunu bildi. Rahatsızlık duyulacak bir şey yok ki burada. Herkes sevdasını farklı yaşar. "Semt bizim aşk bizim" Beşiktaşlının asıl yakarışıdır aslında. Eğer Beşiktaş-Fener ya da Beşiktaş-Galatasaray maçını Türkiye'nin en büyük maçı yapacağım dersen o zaman aslını inkar etmeye başlıyorsun. Böyle bir ızdırabı yok ki Beşiktaş taraftarının. Yıldırım Demirören'in basın toplantısını şuna benzetiyorum. Bazı şirketlerde bu tip yöneticiler vardır. Ekibine sözünü geçiremez. Belki söyledikleri doğrudur ama yaptırtamaz. Zaten en sevdiğim sözlerden birisidir ki "söylemek yaptırtmak değildir, söyleyen olma, yaptırtan ol. Tabi yöneticiysen". Bu sebeple bu tarz yöneticiler sık aralıklarla "ben buradayım" deme gereği duyarlar. Otoritesini sürekli hissettirmek zorunda hissederler kendilerini. Rütbe bende ama ben istediklerimi tam anlamıyla yaptıramıyorum ki... Aslında yaptırmak istediklerim bu firmanın menfaatine durumları. Aslında sorun sadece karizma ve liderlik eksikliği değil aynı zamanda bilgi ve yeterlilik eksikliğidir. Çalışan hisseder bunu. Hissettiği zaman da film kopar. Tiyatro başlar. Ekip ruhu biter. Bu basın toplantısı da bunun yansımasıdır. Ben büyüğüm. İki büyük yaratmak istiyorlar. 20 senedir üzerimize oyunlar oynanıyor. Kompleks yapı Beşiktaş taraftarında değil Beşiktaş'ın başında. Gökten iki şampiyonluk düştü. Yan barcoda da o oynasaydı o zaman. Sizin döneminizde Beşiktaş'ın hiç şampiyonluk göremediğini hesap edersek 13-14 yıla tekabül eder bu 2 şampiyonluk. Hep söylüyorum, yine söylüyorum. Beşiktaş önce sahada güçlü olacak. Şu soruyu kendine soracaksın. "Neden Fener bu kadar kötüyken helva gibi dağılmıyor da biz bir maçtan sonra helva gibi dağılıyoruz." Beşiktaş taraftarı bunları haketmiyor. Bir şeyleri ispatlama çaban varsa, sen aslında o olmadığını düşünüyorsundur. Yazalım bir kenara.

26 Aralık 2008 Cuma

Yerel Medya & Tribün Spor

Tribün spora destek için yazdığımız yazı bize aşağıdaki yazımızı arşivden çıkarttırdı. Yeri gelmişken yineleyelim dedim.
Yerel Medyamızın en yüksek reklam gelirlerine ulaştığı aylardandır Ramazan. Büyük reklam verenlerimiz bu ay mutlaka yereli medya planına alır. 11 ay boyunca yereli medya planına dahil etmese bile Ramazanın yeri ayrıdır. 12 ayın içindeki altın yıldızlı PT’dir ramazan yerel için. (özellikle yereli güçlü illerde sadece 1 aya endekslenmek daha fazla kaybolmaktır aslında ya neyse. Yerel kampanya zamanları da değerlendirildiğinde bir ay değil 12 ay değerlendirmede olmalıdır) Bu ay yerel mecralar daha fazla tüketilir. İnsanlarımız kendi bölgelerinin müftüsünü, ilahiyat fakültesi öğretim görevlisini daha bir içten dinler, takip eder. Kayseri’den Süper Fm’e belki ulaşması zordur ama Kolaj Fm’e Kayseri Fm’e ulaşır. Bir şekilde ulaşır. Yerelin gücünün bu ülkede artmasının ve tüketilmesinin gerekliliğini çok başka bir boyutu taşıyacağım. Kanalın müşterisi yerele olumlu ya da olumsuz eleştirisini hemen hissettirir. Aynı caddede yürür, aynı yerde alışveriş yapar, hanımlar tanışır… Bilirler birbirlerini. İzleyici istediği kanalı daha kolay oluşturur. O artık medya okuryazarıdır. İstanbul’da olmayandan. Ya da İstanbul’da olsa bile gücünü ve sesini yetiştiremeyenden. Kamu vicdanıdır dinlenen orada rating raporları değil. O vicdanı dinlenmezse sonu olur. İstanbul’da bu vicdanı dinlerse ne olur? Tamam şöyle ifade edeyim. Kamu vicdanının ne derece dinlenip ne derece dinlenmeyeceğine karar verecek olanlar onlardır. İstanbul’dakiler yani. Menüyü yerseniz yanına tatlı ya da meyve isteyemezsiniz. Mutfakta vardır ama vermezler. Kayseri’deki müşteri o tatlıyı istediği zaman o tatlı gelir. Geç de gelebilir ama gelir. Hem de onu kaymaklı getiren kazanır. Anadolu’daki yerel mecra sahipleri. Haddimiz değil ama… Siz ne olur hep yerel kalın. Reklam gelirinizi daha da yerelleşmek adına, kamu vicdanını dinleyerek harcayın. Dinlemeyin “halk bunu istiyor arkadaşım buyur işte ratingler burada, ben ne yapayım” zırvalarını. Kandırmayın şu insanları rating demek harika programdır demekle. Sen halkı sok bakalım mutfağa halk onu mu istiyor bunu mu istiyor?

Dinamo Mesken & Lokomotif Fatsa


Radikal gazetesinden Emre Koşak'ın güzel haberini sizlerle paylaşmak istedim.

12 Eylül darbesinde milli değerlere saldırdığı gerekçesiyle kapatılan Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü tekrar açıldı. Darbe döneminde 'Dinamo Mesken' adıyla arılan kulüp artık Meskenspor olarak sahalara çıkacak

1971 yılında kurulan ve taraftarlarınca ‘Dinamo Mesken’ olarak adlandırıldığı için 12 Eylül askeri darbesinin ardından, ‘Milli değerlere açıktan saldırı’ gerekçesiyle kapatılan Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü’nün o dönemde yargılanan futbolcuları, kulüplerini yeniden hayata döndürdü. Eski günleri unutamayan ‘Dinamo Mesken’ sevenler, yine aynı olumsuzluklarla karşılaşmamak içinde kulübün adını ‘Meskenspor’ olarak tescil ettirdi. Aralarında Sanatçı Erkan Can’ın da bulunduğu eski adıyla Meskenspor taraftarları, ilk etkinlik olarak hafta sonu Bursa’da tanışma yemeğinde bir araya gelecek.

Bursa’nın 1970'li yıllarda ‘Solcu’ semti olarak bilinen Mesken’de 1971 yılında bir araya gelen mahallenin gençleri ve ileri gelenleri spor kulübü kurmaya karar verdi. Yapılan girişimlerden sonra kurulan kulübe Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü adı verildi. Takımın başkanlığına o dönemde 30 yaşında olan Tunçkanat Yeğin getirilirken, Antrenörlüğü ise Bülent Merey üstlendi. Futbol ağırlıklı kurulan kulüp, amatör lig maçlarında aldığı başarılı sonuçlarla önce mahalle sakinlerinin daha sonra da Bursa’nın ilgi odağı oldu.
Mahallenin solcu olması, o dönemlerde Dinamo Kiev’in rakiplerini gol yağmuruna tutması ve Bursaspor ile bir de karşılaşma yapmasından sonra, Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü de taraftarlarınca ‘Dinamo Mesken’ diye anılmaya başlandı.
Rakiplerinin korkulu rüyası olan Dinamo Mesken’e darbeyi karşılaştığı rakipleri değil, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra göreve atanan bazı yöneticiler vurdu. ‘Dinamo Mesken’ adının ‘Milli değerlere açıktan saldırı’ olduğu gere gerekçesiyle kulüp 1981 yılında kapatıldı. Dönemin yöneticileri, kulübü kapatmakla kalmayıp, bazı yöneticileri ve futbolcuları da gözaltına aldı. Mahkemeye çıkartılanlardan sadece 3’ü beraat ederken diğerleri ise çeşitli cezalara çarptırıldı.
Dinamo Mesken Spor’da o yıllarda futbol oynayıp yöneticilik yapanlar takımlarını yeniden kurmaya karar verdi. Kulüplerine ‘Başımız yine belaya girer’ endişesiyle gönüllerinden geçen ‘Dinamo Mesken’ adını koymayan yöneticiler bu kez ‘Meskenspor’ olarak adını tescil ettikleri kulüplerini amatör futbol yaşamına döndürdüler.
Kulüp, hafta sonu Bursa’da kuruluş ve tanışma yemeği düzenledi. Bu organizasyona o yıllarda takımda futbol oynayan sanatçı Erkan Can da katılacak. Elde edilen gelir ile takımın ihtiyaçları karşılanacak. Meskenspor kurucu üyelerinden Vedat Vermez, “İsmin tekrar Dinamo Mesken olması için görüştük. Ama o dönemde çok sıkıntı çektik. Açıkçası aynı sıkıntıları çekmekten korktuk ve bu iddialı isim yerine Meskenspor Kulübü olarak tescil ettirdik” dedi. (dha)

Tribün Spor'a destek olalım mı?

Eskişehir kentinin ilk spor gazetesi. 2 Aralık tarihinde ilk sayısı çıktı. Gazetenin adı Tribün Spor ve haftalık. Serkant Samurçay, İbrahim Samurçay, İbrahim Tekin gazetenin başında. Şehre ve Eskişehirspor'a hayırlı olsun. Sivas Spor'un Fotomaç'ı protestosu vardı biliyorsunuz. Fotomaç gazetesi Sivasspor'a yer ayırmıyor diye bir ara gazete bayileri aynen Fotomaç paketlerini geri gönderiyordu. Bu durum Fotomaç'ın "hergün Sivasspor'a tam sayfa" ayırmasıyla aşıldı. Mecnun Başkanın da görüşlerine yer verilmiş ve durum kotarılmış. Neyse...Ben buradan diyorum ki Tribün Dergi'ye futbol blog camiası olarak destek olalım yazılarımızla. Bizim yazılarımızı kullanarak çok daha renkli bir gazete olacaktır bence. Çorbada tuzumuz olsun. Ha bu arada ne gazetenin sahiplerini tanırım ne de gazete elime ulaştı. Yerel Medya'nın ne zor şartlarda yayın hayatını sürdürmeye çalıştığını bildiğim için böyle bir güzelliğe destek olabiliriz dedim sadece. Var mısınız? Alt tarafı konuşup bir link vereceğiz. Ya da Ali Okancı ve Bülent Bey'den ricamdır. Futbolblog programında seçilen haftanın en iyi 5 yazısını gazetede de kullandırabiliriz. Tabi yazı sahipleri onay verirse. İşin içine üniversite de girerse nedne olmasın?

25 Aralık 2008 Perşembe

Yaşanmış Trakya Hikayeleri


Edirne’nin Havsa ilçesi. Yaşanmış bir olay. Havsa-Babaeski yolunun 3. km’sinde Sinit Göl diye bir gölümüz vardır. Ama halk arasındaki adı Simit Göl’dür. Akşamüstü minibüs ve bilimum 4 tekerlekli araçların çekilip piyiz yapıldığı, meşhur biralama mekanı. Nam-ı değer Simit Bar. Amaç biralama aslında balık tutma zaman geçirmeye çerez olsun. Zaten çıkan el kadar kara sazan o da saman tadında balık aşkı. Gece epey ıssız olur göl. Piyizciler de daha yakın yerleri tercih eder. Su deposu bar gibi. Ya da ofis bar. G.. içi kadar yerde yapacak fazla iş olmayınca ya kahvede kağıt yaparsın, ya alkol alırsın ya da…Ya da böyle dallamalıklara sararsın. Çete başı da doktor. İsim vermeyelim tabi de adam Cerrahpaşa mezunu. O zamanda öğrenciydi yani Cerrahpaşa’da. Aklı başı yerinde yani. Yememişler, içmemişler şöyle bir plan yapmışlar. Doktor kısa boylu…İsim vermeyelim ekip 4 kişi. Doktor evden bir kürk, bir kurusıkı tabanca bir de asa alıyor. Uzun boyluyu da parmak ucundan kafasına kadar tuvalet kağıtlarıyla mumya gibi doluyorlar. Geri kalan 2 kişinin görevi Havsa’dan birini kandırıp göle içmeye getirmek ve olanlara yarılmak. Polis’in oğlu oltaya gelmiş. Almışlar getirmişler göle. Bir iki biradan sonra bizimkiler soteden çıkmışlar. İki sellektörden sonra operasyon başlamış. Tabancalar atılmış, araçlar kovalanmış, roller bir güzel oynanmış. Sonrası ha ha ha hi hi hi ama Polis’in oğlu kendini kilitlemiş. Kurşunlar, okuyup üflemeler…Biz böyle bir bok yedik diye de anlatamıyorlar. Kem, küm biz görmedik. Arabanın ön tekeri patladı yok arka tekeri durumları. Aynı naneyi farklı birkaç kişi üzerinde de yiyince efsane yürümeye başlıyor tabi. Gölde hayalet var. Kahvede muhabbeti bilmeyenler sıkıp duruyor. Biri diyor ki birinin boyu çok uzunmuş diğeri de cüceymiş. Doktor diyor ki “o kada da kısa değildir be ya” Azminize hayranım çocuklar, azminize hayranım.

Golü yediğin an


Ankara'ya Irak Başbakanı Nuri El Maliki geldi biliyorsunuz. Köşk'te de Abdullah Gül ile görüşmüşler. Bir kısım medyamız da Kürdistan Tv Köşk'te diye haber geçmiş. Kürdistan Tv gerçekten Köşk'e gitmiş. Akredite yani. Hani bir laf var ya Allah'ın bildiğini kuldan neden saklayayım diye...Ben bir vatandaşım. Herkes ne kadar gözlem yapıyorsa ben de o kadar gözlem yapmaya çalışıyorum. Koyun olmamaya çalışıyorum. Bu vatandaş zamanında Irak'a gitti. Irak'a Kuzey Irak'tan girenlerin -ki ben Habur'dan girdim-pasaportunda ne yazıyor bir sorun bakalım? Vurulan kaşenin üzerinde Irak mı yazıyor yoksa "welcome to Kurdistan" mı yazıyor? Sizi ilk karşılan kim ya da? Mesut Barzani'nin dağa taşa asılan posterleri olmasın sakın. Orası kimin toprağı? Amerika'nın. Biz hala Irak bölünürse Güneydoğu'da yaşanabilecek olayları TV'lere çıkıp anlatmaya devam edelim. Bu ülkenin vatandaşlarına neden hala masallar anlatılıyor? Irak bölünürse şu olur bu olur şeklinde. Ha unutmadan şunu da ekleyeyim. Hem pasaporta "welcome to Kurdistan" basılıyor hem de sizi Kürdistan bayrağı karşılıyor. Irak bayrağının altından mı giriyorsunuz Habur'a siz. Ya da öyle mi sanıyorsunuz? Bakın ben Ortaokuldayken ABD Irak'ı vuruyordu. Biz de atari seyreder gibi ekran başında seyrediyorduk. Çocuk aklı tabi o zamanlar fazla kafa basmıyor fazla. Saddam Amerika'ya dedi ki ben Kuveyt'e giriyorum arkadaş. Amerika da cevap verdi hemen. Gir Saddam'ım tabi orası senin hakkın. Hüsnü Mübarek Saddam'a dedi ki "bu oyunu yeme. Kuveyt'e girdiğin gibi tepene binecek Amerika". Saddam girdi. Hemen arkasından da Amerika girdi. Siz bakmayın Amerika'nın Saddam'a Kuveyt'e girmeden önce girersen vururuz falan dediğine. Ben öyle diyeceğim ama arkandayım haaaa da dedi Amerika...Gelinen nokta bu noktadır. Yani biz ortaokulda atari seyrederken Irak bölünmüş aslında. Bunun bir de 15-20 yıllık stratejisi vardır etti sana 35 yıl. 35 sene önce Irak bölünmüş ve biz golü yemişiz de haberimiz yokmuş. Atari seyretmeye devam etmişiz.

Literatüre Girsin

Galatasaray-Beşiktaş maçından sonra Fotomaç gazetesi efsanevi başlıklarına bir yenisini daha ekledi. Az kalsın biz de boş geçiyorduk. Baros'un fotoğrafı ve başlık. MİLANGAZ

24 Aralık 2008 Çarşamba

Kredi var kariyer bitirir kredi var...

Bir Fener maçından sonra aklımda kalmış ama hangi maç olduğunu bilemiyorum. Bütün tribün şöyle bağırıyordu "Terörist Kuddusi, Terörist Kuddisi". O Kuddusi Konya-Fener maçının da hakemi idi. Sonra özellikle deplasman takımları için bir nimet olarak görmeye çalıştığım Fırat Aydınus sahne aldı. Rahat rahat çaldıklarını çalmadı, çalmayacaklarını çaldı. Sizce pusan Fırat Aydınus mu? Korkan kendisi mi? Bence Fırat Aydınus hala aynı Fırat Aydınus. Ama birileri Aydınus'un kulağına birşeyler fıslamış sanki. Daha da tehlikelisi bu zaten. Balığın baştan kokmaya başlaması. "Fırat bu haftaki maçta biraz dikkatli olalım" denmesi bile ne mesaj içerir sizce? Bir de üstün özelliklere haiz yöneticilerimiz var tabi. Sabaha kadar oynansa Galatasaray'ın yenmeye devam edeceği Beşiktaş'ın Başkanı var. Sahaya inip küfür eden, az bile yapmışlar diyen, masaya yumruğunu vuran, maceraları bitmeyen...Onu rahatsız eden aslında ne biliyor musunuz? Beşiktaş'ın kötü olması değil. Beşiktaş'ın aleyhine bu kadar rahat düdüklerin çalındığını düşünmesi. Erciyes'le bir finalle kupa alınır ve Beşiktaş taraftarı bununla eylenir ne de olsa? Vur yumruğunu Demirören. Kuddisi ve Fırat...2 maç....Bir de Demirören var. Kaç 2 sezondur Beşiktaş'ın Başkanı. Sizce Beşiktaş kendisini hak ediyor mu?

23 Aralık 2008 Salı

Real Money


Lassana Diarra: City bana Real'den daha fazla ücret teklif etti. Money is not Real. Playing for Real is honour. Bundan 5 önce Juande Ramos "Glory Glory Tottenham"dan kovulacak, Real'in elinde de adam kalmayacak ve Lass&Huntelaar Real forması giyecek deseler...Başlarında da Juande Ramos. Yok canım derdim herhalde. Salgado, Metzelder, Drenthe, Hazreti Guti...4'üne de tahammül edemiyorsun...Ama bazen 4'üni de aynı anda sahada görüyorsunuz. Kabus değil Real oluyor insanın gözünde.

22 Aralık 2008 Pazartesi

Mitsubishi ve McDonald's


Mc Donald's ile ilgili şöyle bir yazı yazmıştık. Bu sabah itibari ile "parton bana dese ki bu yıl hiç zam yok yineeeeee, keyfim kaçmaz bugün bana ne bana ne" bölümünü çıkardıklarını gördüm. Bir zamanlar Mitsubishi Fuso Canter Lig Radyo'da spotlarını döndürüyordu. Onunla ilgili de bir yazı karalamıştık zamanında. Fuso Canter orada "mazot terbiyecisi"yim diyordu. Hem de Lig Radyo'da. Zamanında o bölümü de çıkarmışlardı. Galatasaraylı'lardan tepki aldıklarını varsayıyoruz. Reklam yazarı aslında metni sokakta yazar masa başında değil diyerek sözlerimize son verirken bize takılan pazarlama sapmalarına yer vermeye devam edeceğimizi de yinelemek isteriz.

Uğur Meleke Milliyet'te

En son 15 Ekim tarihinde Milliyet'de yazısını yazan Uğur Meleke 22 Aralık itibari ile köşesine geri döndü. Futbol Kulübü'nün sona erişi, Ciner Grubu'nun yeni gezetesi, odur budur bilmem nedir? Oraları boş geçelim. Uğur Meleke tekrar başladı.

21 Aralık 2008 Pazar

Tabata-Bilica ve Trabzon


DeSanctis-Sabri-Meira-Servet-Hakan Balta-Ayhan Akman-Mehmet Topal-Arda-Barış Özbek-Lincoln ve Baros. Özellikle son zamanlarda hücum gücü azaldığı için -ama bize göre defansa daha fazla yardım ettiği için oynaması gerektiği gibi oynadığını düşündüğümüz Arda Turan-eleştirilen Arda ve arkasındaki Balta...Barış Özbek ve Sabri. Ortada Akman ve Topal. Bu yazıyı bana yazdıran yukarıdaki 11'in Galatasaray'ın ve TSL'nin en iyi takım 11'i olduğunu düşündüğümdür. Tabi bu 11 sahaya çıkarsa. Çıkmadığını öğreniyoruz ki Sabri yok. Sabri'nin yerine sağ tarafı Barış ve Baros'un kapatacak. Yine hüsrana uğradık diyebiliriz. O zaman yazının şeklini değiştirelim. Galatasaray'ın kadrosu tartışmasız ligin en iyisi. Baros'tan, Kewell'den dolayı değil Arda'dan, Akman'ın ultra formundan, Topal'dan, Barış'tan, Hakan Balta'dan dolayı. Bugün Sivas maçını izlerken şunu düşündüm. Şu Bilica Egemen'in yerine Trabzon'da olsa...Yusuf'un peşine düşmüşler. Önümüzdeki sene için ne yapıp ne edip şu Tabata'yla anlaşsalar. Bir de sol tarafa bir oyuncu tuttursalar Trabzon bu yarışın içinde 3-4 sene daha olur ve ligde 3 büyüklerin hemegonyası belki kırılır. Yoksa gelir Trabzon İstanbul'a 3 gol yer ve pozisyona giremeden döner gider. Beşiktaş'la bir kupa bir lig oynar, pozisyon bulamaz gol dahi atamaz. Trabzon önümüzdeki 2-3 yılı düşünüp "neden bu takımı şampiyon yamadın hadi sana güle güle Ersun Yanal" demezse ve 2-3 bölgeye doğru transfer yaparsa önümüzdeki yıllar "hah bu takım şampiyonluğa oynar" diyebiliriz. Bu sene olursa TSL'ye yazık olur. Tabata ve Trabzon. İkisinin de birbirine ihtiyacı var. Güzel bir birliktelik olur.

Tek Forvet Çift Forvet..


Son dönemin popüler tartışma konusu bu, kaç forvet? Kimi çıkıp Aragones' i eleştiriyor Fenerbahçe nasıl tek forvetle oynar diye, kimisi çıkıp takımını üç forvetle oynatan hocayı tebrik ediyor. Cesur olmak, hücumu düşünmek lazım; gerekçe bu. Çok forvet hücum gücünü arttırmak demek mi oluyor peki? Dizelim babacım o zaman 4 defansı, koyalım önüne bir tane orta saha, kalanı da sıralayalım rakip ceza sahasının önüne; bu mudur yani olay? Yoksa senin takımının oyunu ne kadar alanda oynadığı mı? Sen defansına hattı çekiyorsun orta alana ve diyorsun ki burada basacaksınız, sıfır forvetle oynasan ne yazar bu durumda. Topyekün hücumda takımın işte, becerebilir misin orası tartışılır. Mesele de bunu becerebilmek zaten. Takımı bütün halinde yönlendirmek, yoksa yemişim ikili üçlü forveti. Ekip halinde iyi hücum ve savunma yapıyorsan becerirsin bu işi, ilerde 3 forveti savunmaya yardım etmeden bekletme günleri tarihte artık. İzle United' ı; takım savunmadayken rakip yarı sahada kaç adam kalıyor say bakalım. Korkak mı oynuyor şimdi bu takım! Ferguson bilmiyor 5 forvetle oynamayı, bir siz akıl ediyorsunuz. Böylelerine yukarıdaki dizilim müstehak..

Süzme Mercimek'i Sever Misin Marco?


Gençlerbirliği-Sivas maçı oldukça tempolu bir karşılaşma oldu. TSL’deki çoğu maçtan çok daha fazla zevk aldım izlerken. 2 konuya değineceğim. Birincisi Sivas’ın golleri. Avrupa’nın kalburüstü liglerini izlerken “keşke bizim liglerimizdeki orta saha oyuncuları da kaleyi gördükleri gibi vursa” dediğimiz tarzda 2 gol attı Sivas. Musa Aydın ve Mohammed Kurtuluş’a teşekkür ederim. Gollerin güzelliğinden değil, düşünebilmelerinden. Bir adamın Fener’i Makalelevari bir şekilde çökerttiğini ve o adamın da kaleye bir tek şut atmadığını ya da atamadığını düşünürsek sevinmem gayet doğal diye düşünüyorum. Keşke daha fazla şut atsa ortasaha oyuncularımız. Gelelim kasetin diğer yüzüne. Dakika 92. Mehmet Yıldız topu orta sahada enlemesine taşıyor. Peşinde de 61 numaraları Kerim. İkili bir mücadele yaşanıyor. Hamza Yerlikaya’nın 2 alt versiyonu Mehmet kardeşimiz yerde. Mehmet, Kerim daha yaklaşırken ona doğru gidip “ben kendimi yere bırakacağım sen yeter ki bir dokun” diye bana mesajı veriyor. Bunu ben çay içerken anlayabiliyorum mesela. Sonrası ikili mücadele ve Mehmet Yıldız yerde. (Bu şuna benziyor. Top havadan geliyor. Birazdan ikili bir kafa topu mücadelesi yaşanacak. Kafa topuna çıkmaya tıpası olmayan adamın gözü nerede olur? Topta değil rakipte. Hep onu keser. Servet de toptan başka hiçbir şeye balmaz böyle durumlarda ve Edu’dan dirseği yer) Neyse, nerede kalmıştık. Mehmet Yıldız yerde. Kerim delleniyor tabi. Bağırıyor, çağırıyor Hüseyin Göçek’e. Hüseyin Göçek de sarıyı çakıyor. Budur işte sizin pozisyonu süzme kapasiteniz. Karılar hamamına döndürdünüz ligi. Ota boka sarı kart. İyi niyet, kötü niyet ayrımı dahi yapamıyorsunuz? Sizin pozisyonu süzmeden anladığınız, mercimek çorbası. Süzme.

20 Aralık 2008 Cumartesi

Mekdomalsta kahvaltı keyfinin verdiği haz


Mc Donald'sta kahvaltı keyfi. Her pazar sanki bir pazar neşesi. Kahvaltımı yaparım, tadını çıkarırım, Mc Donald'sta kahvaltı keyfi. Trafik umrumda olmaz, falan dı filandı diye devam ediyor bu radyo reklamının cingılı. Ama asıl tüylerimi diken diken eden yeri "patron bana dese ki bu yıl hiç zam yok yine, kefyim kaçmaz bugün bana ne, bana ne" Kahvaltı da yukarıda. Osmanlı menüsü, tatlı, vejeteryan menü, oydu buydu derken sıra kahvaltıya da geldi. Yukarıdaki menüyü ye sonra işe git. Patron seni çağırsın ve "maalesef bu sene de zam yok" desin. Sende hoppidi hoppidi masana doğrı sek. Sabah zıkkımlanmışsın ya Mekdomalsta, keyfini hiçbir şey kaçırmaz artık senin. Diyeceğim şudur. Zannediyorsunuz ki Maekdomalsın reklam ajansına ve bunu onaylayan müdürlerine giydirmeye başlayacağım. Hiç de öyle değil. Bu ülkede adam hala çıkıp "ama Melih Gökçek ortaya sayaçları koydu, sayaçlarla geldi, demek ki saklayacağı bir şey yok, Kılıçdaroğlu ne getirdi?" diyorsa ben size daha ne diyeyim. Kömür kokulu memleketimin, ezan okunana kadar oynadığım futbol sahaları. Hey de hey be. Kömür kokusunun ruhumdaki anlamlarını değiştiren zihniyet. Mekdomals'ın reklamında patron elemanı çağırıp "oğlum bu sene de senin manitayı ben götüreceğim kusura bakma, para bende" dese ve bizim eleman "keyfim kaçmaz bugün bana ne, Makdomalsta kahvaltı soktum bugün" dese yeridir valla. Ertesi gün yine Mekdomalsta kahvaltı sok ki manitanın gittiğine üzülme.

2


Emre'nin ligde 90 dakikayı tamamladığı maç sayısı. Uzun bir post oldu kesmek gerek.

19 Aralık 2008 Cuma

Waiting For the Sun

Ha bu güzel oldu işte. Bekliyoruz.

Kedi, Arşın ve Ciğer

İstiyorum ki takımlarımızdan en az 2'si 3'ü Avrupa'da ama ŞL'de ama UEFA Kupası'nda Mart ayını görsün. Yukarıdaki tabloda takımlarımızın başarı sıralaması mevcut. Tabi ülke puanına sireyet eden durumu. Her zaman "overrated lig" olduğumuzu söyleyip duruyoruz topluca. Hani şu meşhur web sitemiz de liglerin değerleri yazmakta. Doğru ya da yanlış. http://www.transfermarkt.de/ sitesinde. İyi de kardeşim ilgili sitedeki liglerin değerleri şöyle;
1) EPL 2.972.325.000 Euro
2) La Liga 2.480.600.000 Euro
3) Serie A 2.306.825.000 Euro
4) Bundesliga 1.499.225.000 Euro
5) Ligue 1 1.294.300.000 Euro
İlk 5 sıra ile yukarıdaki tablonun ilk 5'i arasında var mı herhangi bir uyumsuzluk? Yok. Ülke sıralamasında 11. sıradasın ama ligimizin değeri 729.550.000 Euro. Aslan gibi 6.'yız. Yazın daha Delgado'ya 8.000.000 Euro. Verin Emre'ye yıllık 3 küsur milyon. Alex efendi 3 yıllık sözleşme isteği kabul edilmedi diye topa ayağını sürmesin. 3 yıllığına neredeyse 20 milyon YTL istediğini kimse söylemez orası ayrı. Senin futbolcunu hiç kimse bu paralara almaz. Senin kafan rahat olsun. Hepsi Tuncay ve Marco gibi bekler sen de avucunu yalarsın. Bir de aldığın yabancıya saçma sapan bonservis ödersin ki 10 tanesinden 2'si sana para kazandırarak gitsin, burada davul zurna tutalım. O-V-E-R-R-A-T-E-D S-U-P-E-R-L-İ-G. TSL onlara cennet bize hüsran.