17 Ocak 2009 Cumartesi

Rekabet

Bu adres Fenerbahçe ve Galatasaray için nettir. İbrahim Altınsay hafta içi Mehmet Ayan'ın konuğu idi. Fenerbahçe ve Galatasaray maçlarının özel olmasına değindi. O günler benim için farklıdır dedi. Bir Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarına göre de birbirleriyle oynadıkları maçlar ve Beşiktaş maçları farklıdır ama...Ama...İbrahim Altınsay'ın Fener-Galatasaray maçlarının önem derecesi puan durumuna göre değişebilirken bu değişim Fenerbahçe-Galatasay maçlarında pek hissedilmez. Beşiktaş'ın bundan rahatsızlığı var mıdır? Bence yoktur. Gelelim asıl konumuza. Yukardıaki fotoğraf Galatasaray'ın resmi web sitesinde. İlk Fener-Galatasaray maçından. Galatasaray'ın 2-0 kazandığı maç. Hem ilk maçtan bir kare olması önemli hem de Galatasaray'ın bu ilk maçı kazanarak web sitesine rekabete de vurgu yaparak taşıması. Adı üzerinde rekabet. Fenerbahçe'ye teşekkürlerini iletiyorlar. O sırada Fenerbahçe sitesinde ne var? Voleybol erkek takımının Avrupadaki başarısı ve Oğuz Savaş'ın haftanın MVP'si seçilmesi. Rekabetin 100. yılı. Şu saate kadar Fenerbahçe resmi web sitesinde herhangi bir şey yok. Olması gerekir miydi? Bence gerekirdi. Hem de gece yarısından sonra.

15 Ocak 2009 Perşembe

Şak Şak Şak

Oha falan olduğum filmdir. 74 yılında çekilen bu filmi çocukkene 80'lerin sonunda seyrettiydim. Çok iyi hatırlarım ki cumartesi öğlenden sonra idi. Pazar günü de Beşiktaş'ın maçı vardı. Param yok şak şak şak. Pulum yok şak şak şak melodilerinin üzerinden 24 saat geçmeden. Ali koy, Metin koy, Haydi bastır Kral Feyyaz sende koy. Ne Fener ne Cimbom bu sene de Beşiktaş'ım şampiyon tezahüratı çıkmıştı. Zaten film çok hoşuma gitmiş ooo. Yalnız benim dikkatimi çeken hep şu olmuştur. Zaten yazıyı yazmamızın asıl sebebi de odur. Filmde Kadir İnanır Fener'e transfer yapmış, tezahürat Beşiktaş tribünlerinden çıkmıştır. Pazar günü Fener'in maçı olsaydı bu tezahürat Fener tribünlerinden çıkar mıydı? Gene çıkmazdı.

Edirne Köprüsü (Dayler Dayler)

Ne pankarttı be. Mustafa Kemal Atatürk'ün de sevdiği türkülerdendir. "Mı" takısı ayrı yazılmamış ama olsun. Edirne'den gelirken ne pankart yazalım diye düşünsen daha anlamlısı olur muydu acaba? Bahadır diye bir arkadaş yazdırıyordu bu pankartı galiba. Yanılıyor da olabilirim. "Dayler dayler" diye başlayınca tüylerim diken diken olur. Ayırdılar 5 kardeşten derken gözlerim dolar. "Estergon Kalesi"nden daha az mesaj kaygısı taşıyor bari. Edirne'den lise yıllarında kaçıp geldiğimiz Legia maçından beri hatırlarım bu pankartı. Beşiktaşlı bir arkadaşımıza yol arkadaşlığı yapmıştık. O kadar eski mi gerçekten bu pankart?
Dayler dayler viran dayler
Yüzüm güler kalbim ağlar
Yüreğimden kanlar damlar
Edirne köprüsü taştan
Sen çıkardın beni baştan
Bir olaydı bir olaydı
Ne olur benim olaydı

Türkülerimizin tribünlerde tezahürata malzeme yapılması vardır bazen. Bursa'nın ufak tefek taşları mesela. (Haydi birlikte bütün eller havaya, ....geliyor) Varsa tribünlere malzeme olan türkülerimiz hatırlamak isteriz. "İnleyen Nağmeler" sanat müziğidir, aman girmeyelim oralara.
Late post: Kzılcıklar oldu mu selelere doldu mu heyyyyy, gönderdiğim çoraplar ayağına oldu mu mendili eline, mendil verdim geline....Oooooohhhh, oooohhhhh. Çok ağırdı mesela bu türkümüz. Bilen bilir.

Türk Sanayisi & Kaka & Hidromek Hidrolik

City'nin Arapları Kaka'ya yıllık 15 m Euro Milan'a da 120 m Euro veriyor. Eğer Kaka'nın gönlü olsa ve biraz kıpırdasa bu rakam 130 da olur yıllık 17,5 da. Ekonomist değilim. Ama bir ülkenin Turkcell'le değil bilgi üretip satan Nokia ile malı götürdüğünü biliyorum. Bir ülkenin ürettiği katma değer kadar daha doğrusu sanayisi kadar konuşması gerektiğini de biliyorum. Ve Dünyada cirosal büyüklükte 16. sırada olan Türk sanayisinin aslında montaj sanayisi olduğunu da biliyorum. Yani nihai ürün operasyon sanayisi. Makineyi Almanya'dan al, hammaddeni oradan buradan getirt -ki plastik sanayisi olarak bakarsak PETKİM bu ülkenin sadece %20'sine yetiyor- sonra da hammaddeyi kalıba ver mal aşağıdan çıksın. Sana makineyi çakan Alman'ın mı karı acaba daha fazladır yoksa senin ürettiğin ürünün mü? Bilginin üretildiği yerde yokuz, nihai ürün sanayisiyiz. Dolayısıyla da %3'lere 5'lere çalışmaya mahkumuz. Kaymağı elin adamı yer biz piramidin en altında Dünyanın 10. büyük sanayisi olmak için çabalarız. Kaldı ki PETKİM'i de özelleştirmişiz elin adamına vermişsiz, bilmem anlatabildim mi?
Neyse bu kısa ve can sıkıcı girizgahtan sonra gelelim asıl konumuza. İstanbul Sanayi Odası her seninin Temmuz ayında Türkiye'nin 500 büyük sanayi firmasını açıklar. Aradan 1 ay geçtikten sonra da 2. 500 büyük sanayi kuruluşu açıklanır. Mesela bu senenin Temmuz ayında 2008'in verileri açıklanacak. Araplar'ın Kaka'ya verdiği 252 milyon YTL aslında şu demek. Bu ülkenin 2007 yılı rakamlarına göre 186. büyük sanayi firması Ankara'lı Hidromek-Hidrolik Ltd. Şti. 2007 yılı cirosu 252.456.490 TL. 2. 500 büyük firmanın en tepesinde Graniser Granit 96 milyon TL ile oturuyor. Kaybolan futbola mı yanarsın, Türk Sanayisinin durumuna mı yanarsın...Mal üretme Kaka üret diyeceğim Türk Sanayisine ayıp olacak. Kalıpları iyi galiba Kaka'nın. Ha buarada bu rakamlar 2007'nin. Temmuz gelse de bir de 2008'in rakamlarını görsek. Belki o zaman bu ülkenin 150. büyük sanayi firmasının yıllık cirosu bir Kaka eder.

14 Ocak 2009 Çarşamba

Suat Karaliç & Fatih Terim

Suat Karaliç'i herkes 84 yılında oynanan Fenerbahçe-Galatasaray maçından hatırlar. 1 sezon Fener'de oynayan libero Karaliç 1 gol atmıştır, o da Galatasaray'a. Ve frikikten. Galiba diğer yabancı Repçiç'ti. Maçtan sonra Fatih Terim'in Karaliç'i tokatlaması maçın hatırlarda kalmasının bir diğer sebebidir. Fener-Galatasaray maçının olduğu 8 Nisan 84 günü Lüleburgaz'da Edirne'nin maçı vardır. Smayıl sakat. O zamanlar Sarıyer'de değil Edirne Spor'da.Halil İbrahim ile dayımların muhasebe dükkanına gelirler. Oradan da dayım, Levent Dayım, Smayıl ve Halil İbrahim Burgaz'a Edirne'nin maçına giderler. Yolda fikir değişir. Ne yapacağız biz Burgaz maçında yürüyün Fener maçına gidelim. Tokat olayını birebir yaşayan ekiptir kendileri. Daha sonra Karaliç'in yolu Edirne Spor'a düşer. Smayil'li, GS'li Muhammed'li, Karaliç'li, Arda'lı Edirne Spor. Zaten bir de 90'ların ortasında Selim'li, Hakan Keleş'li, Nurullah Sağlam'lı kadro var başka da yok. Bir maçtan sonra Edirne'de park gibi bir yerde oturmuşlar muhabbet ediyorlar. Levent Dayım "ya Suat sana bir şey soracağım" demiş. Fatih Terim'in Osmanlı Tokat'ının hatırlatmış Karaliç'e. Karaliç demiş ki "yahu o akşam ben neredeydim biliyor musunuz? Taksim'deki Etap Oteli'nde (ismini yanlış hatırlıyor olabilirim) Fatih Terim'le oturduk saatlerce muhabbet ettik. Orada oldu ve bitti. Taraftar yaygarayı koparttı, tribünler karıştı, saha karıştı ama oldu ve bitti. Bitti, gitti.

500. Yazı Anısına (Trakya Hikayeleri)

500. postu giriyoruz. İyiden iyiye kantarın topuzunu kaçırmaya başladığımızı hissediyorum ki tipik "bir "Engin Ardıç" uslübu dört bir yanımı sarmaya başladı. 500. postta bir anımı sizlerle paylaşmak istedim. Ortaokul 1. sınıftayız. Edirne ili Havsa İlçesi Havsa Ortaokulu. Köhne bir konferans salonumuz var. İngilizce sınavlarını ispirtolu kağıtlara oluyoruz. Kafa bi dünya. Trakya itibari ile şikayetçi olan fazla yok. İngilizce sınavlarına A,B,C ve D'ler aynı anda giriyoruz. Tek seferde temizlik uygulaması. Seviyorum ingilizceyi. Fena değilim ingilizcede. Sınıfımızın yarısı köylerden sabah gelip okul çıkışı dönen arkadaşlarımız. İçlerinde tarım ve hayvancılıktan dolayı derslere zaman ayıramayanların sayısı çok fazla. Sabah süte gidip okula gelen arkadaşlarımız var.

Neyse sınava girdik. Duvar dibi kapma telaşı. Ezilenler falan. Bizim ekibin ortalarında ben varım. Arkama doğru da 5-6 kişi var. Sorulardan biri aynen şöyle. "Where do you go to see animals?"Sokağa çıkarım, köye giderim tövbe yarabbi. Hani önceden çalışılmış sorulardan gelir ya sınavda. Cevap "I go to zoo."En yakın hayvanat bahçesi Gülhane'de. Sınıftan kaç kişi İstanbul'a ayak basmıştır bilinmez. Suç bizde ki cevap olarak "I go to Köseömer" (bizim köy) yazmadık. I go to zoo yazdık gitti. Ezberine bilmem ne yaptığımın sistemi. Yalnız sorun şu ki benim "z" harfi "2" gibi.

Neyse...Aradan 10 gün geçti İngilizce dersindeyiz. En arkada 6-7 kişi oturuyoruz. İngilizceci derse geldi ve kafadan bize bakarak kalkın ayağa dedi. Bilemiyorum ki ne b..yedik. Adam disiplin kurulunda olduğu için konunun tuvalatlerin kabile gibi olmasına gelmesini bekliyoruz. Biri paketi sıkıştıyor masa altına. Ulan dedi "hadi hepiniz "zoo"ya gidemediniz. Hem kopya çekiyorsunuz hem de yutturmaya çalışıyorsunuz. Hepiniz "zoo"ya gitseniz sorun olmayacak ama biriniz 300, biriniz 500 biriniz 600'a gitmişsiniz." Benim arkamdaki Cino kopya çekmesi belli olmasın diye 200'ü yani zoo'yu 300 yazmış. Son iki rakamı da değiştirmiyor ki doğru da güme gitmesin. Arkasındaki Çukurköy'lüye demiş ki bana bak ben 300 yazıyorum sakın 300 yazma. Ne yazayım? 400 yaz. 500,600,700,800. Masanın altına girmişim, gözümden yaşlar akıyor gülmekten. Bereket önümde birileri var ki soteleniyoruz. Sen git "I go to 500" yaz. 500. post da böyle olsun.

13 Ocak 2009 Salı

Sabah & Fotomaç

Sabah gazetesi. Gazetenin Dinç Bilgin'den TMSF'ye oradan da 1,1 milyar dolara "bizim Çalık"a satılmasıyla ilgili yazılacaklar beni aşar. Hürriyet, Milliyet ve Sabah gazeteleri spor sayfalarında gözlemlediğim bir durumu sizlere aktarmak istiyorum. Konu ne Ercan Saatçi'nin Hürriyet'te yazmasının dayanılmaz ağırlığı ne de Milliyet'in Uğur Meleke, Rıdvan Dilmen ve Demirkol'u bir potada buluşturması. Konu şu. Çalık Grubu'nun spor gazetesi Fotomaç, Doğan Grubu'nun ise Fanatik. Fotomaç gazetesi bu blogda da sıkça değindiğimiz üzere masa başı haberleri yaratmada oldukça başarılı. Fanatik eline su dökemez Fotomaç'ın. Fotomaç da Fanatik'ten daha fazla satar ya neyse. Sabah Grubu kardeş Fotomaç'ın haberlerini hem internet sayfalarına hem de sayfalarına sıkça taşırken Hürriyet ve Milliyet çok daha temkinli davranıyor. Bu arada bu yazı son 3-5 günlük periyod dikkate alınarak yazılmamaktadır onu da bilmenizi isterim. Bu süreç son zamanlarda düzelme eğilimindedir. Ama yine de Hürriyet ve Milliyet'i çok taktir ettiğimizden değil. Sabah gazetesinin spor sayfalarının Fotomaç'tan tek farkı köşe yazarları olacaksa ne anladım ben bu işten. Daha bağımsız, daha sorgulanan haberlerin Sabah'ta olması gazete için daha iyidir diye düşünüyorum? Sabah'ta atılan "Ersun Yanal açıklama yaparken Anlayanal, Tokat maçı sonrası Kanaatkar Fener" manşetleri ile Fotomaç'ta Fatih Tekke'nin Beşiktaş'a transferi ile ilgili kullanılan "Tekkelimeyle Kartal" benzer etkinin gazete sayfalarına yansımasıdır. Dikkate mi alırlar, içlerinden küfürü mü basarlar bilemem. Bir yönetici müşterinin şikayetini dinlemiş ve şunu demiş "Bana, benim ürünümü kullanmak için bir şans daha verdiğin için size teşekkür ederim". Şikayetlerin sadece %6'sının dillendirildiği dikkate alınırsa...Matematiğim zayıftır.

12 Ocak 2009 Pazartesi

Yine Yeniden Fotomaç


Sınavlar projeler derken sıyırdık kafayı iyice. Gece gece projeyle uğraşırken saat ikiye yaklaştığı zaman direk giriyorum Fotomaç' ın sitesine, güncelliyorlar 2 civarı. Okumadan olmuyor bombaları. Top#5 yazmıştık zamanında, bi tane daha hazırlasam düşünmeden koyarım bu haberi. Senna demiş ki;

F.Bahçe'nin eski gözağrısı Senna'da sürpriz gelişmeler yaşandı. Villarreal'in gözden çıkardığı yıldız futbolcu, teknik direktör Aragones'i arayarak, "Burada benim için işler pek iyi gitmiyor. Eğer beni hâlâ istiyorsan gelmeye hazırım"
Hadi buraya kadar olan kısma tamam diyelim, bildiğimiz Fotomaç istihbarat servisi konuşma ele geçirme departmanı. Devamı ise yaratıcılığı bir adım ileriye taşımış;

Çok şaşıran Aragones, "Bu
konuşmadan kimseye bahsetme. Seni arayacağım, benden haber bekle"
yanıtı verdi.
Şimdi ya Senna kaypak adam ağzında bakla ıslanmıyor, ya da Fotomaç' ın yeni yatırımı insansız uçaklar. Gizlice sokulup tepeden kameraya çekip ses falan kaydediyorlar. Ben çözemedim bu işi. Akıl mantık biraz yahu..

11 Ocak 2009 Pazar

Allah Aşkına Ömer Abi (Slow)


Barnetta ilk golü attı. Spiker ancak darbe olursa TRT kadrosundan ayrılacak Ömer Üründül'e sordu.
S: Gole ne diyorsunuz?
ÖÜ: Tipik bir Alman şeysi. E tabi...Leverkusen tam kadro. Galatasaray epey eksik öööeee.
Ömer Abi olimpiyatlara bile el attın...Litvanyalı Yasikeviçyus'u senden dinledik. Az innovasyon be abi. Az alan daraltma...Bol tandem. 5 sene önce Serie A anlatırken bi takım gol yediydi şunu dediydin. E tabi tipik İtalyan takımı. Defansa çekildi golden sonra falan. La la lay lay lay saldır Galatasaray...Siz bağırın ben Levent Özçelik Abi'yle sizi ortaya karışık yapıyorum. Bira, çerez ohhh. Kayınçoyu da çağırdım. Yoksa bizim hanımın bünyesi arka arkaya Tokat-Fenerbahçe, Siena-Juventus, Mallorca-Real Madrid, Galatasaray-Leverkusen, Osasuna-Barcelona, Milan-Roma kaldırmaz. Akın kardeşim her haftasonu BEKLİYORUZ.

Alin Taşçıyan, Recep İvedik, Gora, Arog, Galatasaray ve Diğerleri


Alin Taşçıyan, Sayım Çınar'a röportaj vermiş. Kafa hep futbola gidiyor b.. yiyesiye.
Son zamanlarda gösterime ardı ardına yüksek bütçeli Türk filmleri giriyor. Sizce sinemamız ticari olarak kaydettiği başarıyı sanatsal anlamda ne kadar yakalayabiliyor?
Sinemamız deyince ben evrensel nitelikli filmlerimizi düşünürüm. Zeki Demirkubuz'u, Nuri Bilge Ceylan'ı, Kutluğ Ataman'ı, Yeşim Ustaoğlu'nu, Derviş Zaim'i, Semih Kaplanoğlu'nu ve onların kuşağının uluslararası düzeydeki sinemasını. Onlar Türkiye'de değilse de dünyada ticari başarı elde ediyor ve sanatsal yetkinlikleriyle beğenilip saygı görüyor. Türkiye'deki ticari sinemanın teknik ve sanatsal düzeyi çok düşük. Eğer iddia edildiği kadar yüksekse o bütçeleri nereye harcadıklarını merak ediyorum doğrusu. Senaryolar senaryo yazım tekniğinden nasibini almamış. Görüntü ve ses kalitesi çok fena. Ses kurgusu bilinci hiç yok, miksaj usulen yapılıyor. Müzik kullanımı hepten yanlış. Zaten tamamen popülist yaklaşımlarla gişe geliri elde ediyorlar. İzleyici kitlesinin eğitimsizliğinden, yoksulluğundan, eğlence için televizyona teslim oluşundan yararlanıyorlar. Bari bilete ödedikleri paranın karşılığını versinler. Propaganda içeriğini hiç sevmediğim Hollywood yapımları bile mükemmeldir yapım olarak.

Benjamin Button & Aragones








Bu senaryo tutarsa Fener'i kimse tutamaz.

Allegri Affet Beni

Mourinho Inter'in başına geçtiğinden beri Serie A'yı izlemem için bir neden oldu. Özellikle Inter maçlarının takip etmeye çalışıyorum. Ekran başına da "bi Cagliari geçirse" diye oturdum. Her Inter maçının başına da bu şekilde oturuyorum. O oturuşlarımızı genelde Zlatan şapkadan tavşan çıkartarak bozuyor. Extra Maicon da destek veriyor buna. Gol gelinceye kadar maç Güntekin'le benim aramda gitti geldi. Allegri'ye "habire giydiriyordum". Güntekin'in en hakim olduğu lig Serie A. İtalyan Lisesi'nin bunda büyük etkisi var. Cagliari'nin takım savunmasını regular bir İtalyan takımı gibi nasıl başarıyla yaptığını anlatıyor. Doğruları söylüyor. Güntekin dedikçe de ben "iyi de Allegri kardeşim, insanın aklının ucunda bir kırıntı da olsa hücum olmaz mı diyorum". İçimden ekliyorum. "Elinde Aquafresca gibi bir tabanca var. Biraz orta sahayı itsene adamın ayağı topa değsin, bu adam zaten Inter'in topçusu. İyiden iyiye forvet arayan Inter'e hırs yapmıştır.". Ekliyorum "zaten deplasmanda şimdiye kadar tek galibiyetin var o da Torino'ya" Ekliyorum " sorun takımın güç sorununda değil senin zihniyetinde" Ekliyorum "Mourinho'ya bir kapak yapsananın etkisi var bunda çaktırmıyorum". Demeye kalmadı Walter Samuel sineklendi ve Aquafresca golü yapıştırdı. Maç başına 1 golü olan Cagliari golü buldu. Sonra da Zlatan'ın golü gelinceye kadar Biondini efendinin saçma sağan sağ ayak içi hesaplamasından solayı 1 puana razı oldular. Geleceğim yer şurasıdır. Allegri'den özür dilerim. Aquafresca'nın golünden dolayı değil golden sonra Mancini, Zlatan, Quaresma, Crespo'lu kadroyu görüp gereksiz bir yaslanma psikozuna girmeyip pozisyonlar arayıp bulduğu için. Mourinho'nun takımı yine çökemedi. Sevemedim gitti şu takımı.

Eski Fenerbahçe

NTV Spor'da Valencia-Villareal maçının devre arasında spor haberleri var. Haberleri sunan arkadaşımız diyor ki "Eski Fenerbahçe Teknik Direktörü Zico CSKA ile anlaştı". ÖSS sınavlarında arka arkaya 4-5 soru gelirdi arka arkaya. Aşağıdakilerden hangisinde anlatım bozukluğu vardır şeklinde. Haberi dinlerken o günler geldi aklıma. Eski olan Fenerbahçe değil teknik direktör. "Fenerbahçe eski Teknik Direktörü........" yani. Biz burada kim bilir ne yanlışlar yapıyoruz ama ÖSS'nin en kadim sorusunun NTV Spor'da yanlış işaretlenmesi dikkat çekiyor. Fuat Abi'ye iletelim.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Esinlenme Diyelim



"Esinlenmek" üzerine kısa yazılar.

9 Ocak 2009 Cuma

Kimden Korkarsın?

Okumuşun cahilinden korkarım. Çıplak cahile göre daha tehlikelidir gözümde. Daha dik kafalı ve "benim bildiğim doğru en doğrudur" zihniyetiyle hareket eder bu takım. Yazmak bugüne nasip oldu, geç kaldık. Ne idüğü belli olmayan bir anket yapılmış. Okumuş cahillere sormuşlar. Okumuş cahiller de "evet 10 yıl sonra insanlar bilgi ihtiyaçlarının %80'ini blog sitelerinden sağlayacak. Buna inanıyorum" demiş. Fatih Altaylı Sabah'ın başına geçtiğinde bazı açıklamalar yapmıştı. Beğenirsin beğenmezsin ama güzel sözlerdi. Uygularsın uygulayamazsın ama kulağa hoş geliyordu. "Bazı köşe yazarları ile yollarımızı ayıracağız. Dünyada bu kadar çok köşe yazarının bir gazetede toplandığı başka bir ülke yok. İyi muhabirlerin şartlarını iyileştireceğiz. Muhabir sayısını arttıracağız. Cepheden bildireceğiz falan" G... ıslatmadan balık tutulmaz, ayakkabılar çamurlanmadan mal satılmaz sözlerini çoğaltırız. Şimdi en tepedeki bilgi ihtiyacı kısmına geri dönüş yapalım. Çoğu zaman çevirisini yapıyoruz bir küçük bukle ekleyip "kaydı yayınla" diyoruz. Çoğu zaman alıyoruz "google"dan dataları çekip allayıp pullayıp "kaydı yayınla" diyoruz. Blog yazarının yapması gereken şeyi yapıyoruz aslında. Kötü bir şey yapmıyoruz. Sen, ben, o hepimiz. Ama tutup da ben artık x, y ve z gazetelerini okumuyorum, dergi almıyorum, bloglar beni doyuruyor demek bize doğru akan bilginin kaynağına hakarettir. Doymak değil, obezitedir. Bilmem hangi futbolcunun karısı kime ne demişi "google"dan öğrenirsin ama onu da mecrasına ileten bir muhabirdir. Birileri tepeden gelir gazeteye yazı yazar ve ben "köşe yazarıyım" der. Doğrudur. Köşesinde yazar. Güzel de yazar. Ama gazeteci değildir. Birileri de "balık tutmak için g... ıslatır". Şırrak diye yapıştırır soruyu. Araştırır. Bizim durumumuz muhabiri olmayan bir haber kanalı formatı. Muhabirimiz google. Muhabiri iyi olan, cephede olan, sorgulayan, kas değil refleks yapar. Yazın bir kenara.

7 Ocak 2009 Çarşamba

Zihniyet

Dün akşam Kral Kupası 5. tur ilk maçında Barcelona-ATM karşısındaydı. Maçın analizi ve her iki takımın eksikleri üzerine birşeyler yazmayacağım. Çünkü benim aklımda maçla ilgili net bir çıkarım var. Hakem ITTURALDE GONZALEZ. Taktir ettiğim bir hakem değildir. Ama dün iyisiyle kötüsüyle önce hakemi tuttum ondan sonra maçı seyrettim. ATM hala 6-1'in şokunu üzerinden atamamış. İlk maçın kahramanı Heitinga'ya bir de Pernia eklenmiş Baki Mercimek tadında. İkisi de bas bas bağırıyor "önce ben madara olacağım, önce ben madara olacağım" diye. Bir tarafta top oynamaya gelmiş bir takım. Diğer tarafta ise "oldu oldu olmadı baltalar elimizde uzun ip belimizde kıvamında ormancılar". ATM'nin planı ilk maçta tutmuştu. Baltalarla beraber 9-10 olacak maç 6'da kaldı. Ama bu maç planları GONZALEZ bozdu. Görevini yaptı. Biraz art niyet gösteren oyuncuya carrrttttt diye çekti kartı. Mendirek gibi kendini yere atan Maniche'ye o pozisyondan da çekecekti ki kartı anlayış gösterdi. Hakem işte böyle yanına alınır ve 12'ye karşı 11 oynanır. Bir de Heitinga gitti oldu 12'ye 10. Futbolu sevenlerin ITTURALDE GONZALEZ'in zihniyetini anlamaya çağırıyorum. Afadersiniz küçük küçük o........larla kotarırız zihniyetine çanak tutmadı. Çatır çatır çıkarttı kartları. Kart çıkarmak marifet değil ama kötü zihniyeti hissedip tiyatroya alet olmamak güzel. Geçmiş maceralarını bir kenara koyuyorum. ITTURALDE GONZELEZ demeyelim de maçın hakemi diyelim isterseniz. Futbol kazandı dün akşam bana göre. ATM'nin hinlikleri de güme gitti. Sinama Pongolle, Simao, Maniche, Pernia, Assuncao, Ujfalusi...Sonrasını sayamadım kartların. Bir de Pernia'nın Baki Mercimek'e bağlamasını seyrettim. ATM bana göre ilk maçtan daha acizdi. Teşekkürler ITTURALDE GONZALEZ ZİHNİYETİ. FUTBOLU KURTARDIN DÜN AKŞAM

5 Ocak 2009 Pazartesi

Saldırmak

Tamamen hücum odaklı düşünen bir takım ile tamamen savunma odaklı düşünen bir takım karşılaştığında savunma galip gelecektir. Bunu diyen kim? Kobe. Hani Detroit'in çirkin çocuklarından biri dese daha bir anlamlı olacak ama...Adamlar defence, defence diye bağırdıkça bizimkiler saldırın durmadan bu taraftar arkanızda her zaman diye bağırıyor. Saldırsana, saldırsana...Saldır saldır bilmem kim? Adama sormuşlar "neden Michael Jordan dünyanın bir numarası sizce" diye. Beklersin ki ortalama şu kadar sayı, bu kadar asist, şu kadar ribound ile oynuyor kardeşim var mı daha ötesi diyecek. Hücum ediyor ama NBA'nın en iyi savunma 5'ine koyarım demiş. Kim demiş? Aydın Örs. Saldır-saldır-saldır Ganarya-Ganarya-Ganarya-saldır Ganarya.

4 Ocak 2009 Pazar

Hristo Abi ve Beşiktaş Tribünleri


Uzun zamandan beri yazmak istediğim bir konu. Extensor devreye girmeseydi pek de üzerime vazife olarak görmeyecektim. İnönü tribünlerinin asi yakarışı ve desibel düzeyinde kırdıkları rekorlar. Bol ödüllü uluslar arası reklam ajansları ile çalışsalar bu kadar başarılı tezahüratlar ve pankartlar çıkar mı bilemiyorum. Arkadaş sohbetlerinde defalarca dile getirilmiştir. Her şey iyi güzel de bir tarafta Beşiktaş’ın sezon seyirci ortalamasının kat kat üzerinde kombine satan bir Fenerbahçe, diğer tarafta ise 1905 kombineli Beşiktaş. Sonrası malum. Kadıköy sustu bizi dinliyor. Çok sevdiğim bir Beşiktaşlı abim var. Hristo Abi. Gitmeyenlerden. 85’e kadar kapalının ortasında maç seyreden ve “Beşiktaş benim için bir fenomen” diyen Beşiktaşlı. Öyle böyle sevmez takımını. En ağır sözleri Serdar Bilgili için söyler 5 seneden beri. Beşiktaş’ı yüzüstü bırakıp gittiğini söyler. Haklıdır da. Serdar Bilgili de o tribünlerden küfür yemiştir Süleyman Seba da. Hatta Aziz Yıldırım da kendi tribünlerinden nasibini almıştır. Beşiktaş tarihinde Seba’nın gidişi denince akıllara Ahmet Dursun’un gelmesi ne kadar acıdır değil mi? Bence acıdır, nokta koyalım. 30 Mayıs 2004 yılından bu yana Beşiktaş’ın başkanı. Bu zamana kadar geçen sürede Türkiye Kupaları ile avutulan Beşiktaş taraftarı. Ama konumuz Demirören’in başarıları ya da başarısızlıkları değil. Seba’dan Bilgili’ye kadar “artık mesaj göndermenin zamanı gelmiştir” diye düşünen tribünler neden hala sessiz. Acaba böyle bir dönemi Serdar Bilgili yaşatsaydı neler olurdu? Ne Reina’sı kalırdı ve Laila’sı. Bir tarafta Beşiktaş aşığı Hrsito Abi diğer tarafta Beşiktaş aşığı Beşiktaş tribünleri. Bağcılar’dan Mahmutbey gişelerine doğru inerken orta refüjde dünyaya meydan okuyan küçük bir ağaç var. O ağacın üzerinde de bir kuş yuvası. Sakinlerini bilemem ama o yuva bana hergün ayrı bir yazının konusu olabilecek mesajlar veriyor. O yuvanın sakinleri gibi mi direniyor tek başına Hristo Abi. Hiç sanmıyorum. Yalnız mı hiç sanmıyorum. Eeee boşuna denmemiş “sevgi eylem gerektirir” diye. Sevgi “desibel de gerektirir” elbet. Gerektirir gerektirmesine de “bu kadar sessizliği sezon ortası takımın moralini bozmamak edebiyatına oturtmak” o zaman “geçtiğimiz sezonları kazanılan kupalara mı oturttunuz sessiz kalarak" diye sordurtur. Desibel düşer diye mi bu sessizlik? (istediğiniz tonlama da okuyabilirsiniz) Kombine 1905’ten 5000’e çıkar ve desibel biraz düşer. Biraz da tribün gelirleri artar. Ama Beşiktaş’ın daha az desibele daha çok Hristo Ağabeylere ihtiyacı var. Kaz Dağları, Filistin, terör, gibi konulardaki duyarlılığını tam bir sivil toplum kuruluşu duyarlılığı ile ortaya koyanların bu başarısızlığı “yıllardır ırmaktayız biz yine de at değiştirmeyelim” felsefesine dayandırması birçok soruyu akıllara getirmiyor mu? Çarşı herkese karşı, Demirören’e acaba neden değil karşı? Demirören sen bizim herşeyimizsin, Hristo Abi sen bizim…Sevgi çiçeğimiz.

1 Ocak 2009 Perşembe

Obama ve Demirören


"Obama kampanyalarında ne Clinton'u rencide edebilecek ne de Mc Cain aleyhinde bir söyleme asla yer vermedi. Buna karşın Mc Cain'in yayınlattığı reklamların %80'i Obama aleyhindeki filmlerden oluşuyordu." Kısa postları daha çok seviyorum.

31 Aralık 2008 Çarşamba

Alternatif Medya ve Medya Okuryazarlığı

Hergün işten eve giderken Lig Radyo'da dinlemeye çalışıyorum. Fırat İşbecer tam sabır taşı. O telefon bağlantılarına herkes kolay kolay dayanamaz. Mehmet Ayan dayanamıyor mesela. Fırat kendini dinletiyor. Dün Verkaç programında 2008'in "O Anlar"ı ile ilgili konuşuldu. Fırat İşbcer de bizim camiadan 20'ye yakın blog sitesininin ismin bir kez daha verdi ve 2008'i Türk Futbol Bloglarının yükseliş yılı olarak belirledi. Bunlardan daha güzel bir ayrıntı vardı sözlerinin içerisinde. Aslında blog yazarı arkadaşların yarattığı bağımsız medyanın bir nevi alternatif medyayı oluşturması. Burası çok önemli işte. Medya Okuryazarı olmak için üretim sürecinin içerisinde bizzat yer alınması...Galatasaray'dan Yasemin İnceoğlu Hocamıza selam olsun. Bir ara medya okuryazarlığı ile ilgili geniş geniş yazarız. Bu medya var ya bu medya...Neyse...2009'da medyanın aslında ne demek istediğini, ya da neden bunu böyle dediğini daha iyi idrak edip algılayan bireyler diliyorum. Ercan Saatçi neden Hürriyet de yazar ya da Sergen neden Mustafa Denizli'yi eleştirmez kısımlarına hiç girmiyorum. Teşekkürler Fırat İşbecer. Ne demiş Atatürk "Bağımsızlık Benim Karakterimdir". Yani diyor ki koyun gibi okursanız, koyun gibi seyrederseniz ve perde arkasını irdelemezseniz, boynunuza ilmik geçirilmiştir. Yeni yılınız kutlu olsun...

Barney Ronay'ın Terim hayranlığı


Valla bu satıları yazan ben değilim. Guardian gazetesinin spor yazarlarından Barney Ronay'ın 2008'in Spor Hero'ları arasında Fatih Terim'e yer vermesi dikkatimi çekmedi değil. Aşağıdaki yazıyı bizden biri yazsa ne yalakalığı kalır ne de yardakçılığı. Haberi var mıdır acaba Terim'in bu yazıdan?

Euro 2008 in gözde antrenörü. Sadece Almanya' ya karşı 7 sağlam oyuncuyla mücadele edebilme dehasına sahip değil, aynı zamanda maço menajer imajıyla heyecan verici bir tarza sahip. Terim sert tarzını ve çatık kaşlarını, sadece harika olmayıp aynı zamanda büyüleyici bir taktiksel zeka içeren şampiyona deneyimiyle artık çok yükseklere dikti. Bu adama uygun bir EPL takımı teslim edip hakkını verin. (Stand-out coach of Euro 2008: not just a brooding genius capable of playing Germany off the park with seven fit players, a one-legged left-winger and the cat from the team hotel, Turkey's coach was also responsible for the return of the thrillingly macho, sweat-drenched manager. Terim biffed and scowled his way across Alpine central Europe providing not just great, testosterone-stinking touchline theatre, but a lesson in smothering tactical acuity. Give that man a vacant Premier League hot-seat.)

30 Aralık 2008 Salı

Fotomaç Reklam Ajansı

"Tekke"limeyle Kartal

28 Aralık 2008 Pazar

Kılıçdaroğlu Kime Çalışıyor?


Kılıçdaroğlu sesini "Şaban Dişli" ile duyurmaya başladı. Ayağını kaydırdı. Daha sonra DMMF ile devam etti. Onun da ayağını kaydırdı. Şimdi de Melih Gökçek ile devam ediyor. Kılıçdaroğlu Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Mezunu. Maliye Bakanlığı'nda hesap uzmanlığı, Gelirler Genel Müdürlüğü'nde Genel Müdür Yardımcılığı, SSK ve Bağkur Genel Müdürlüğü hizmetleri var. Bulunduğu görevler (özellikle hesap uzmanlığı) iz sürmesini ve yolsuzlukları ortaya çıkarmasını sağlıyor. Elinde kanıt olana kadar da harekete geçmiyor. Çalışmalarını bu süre zarfında gizli yürütüyor. Kanıtlarla konuşuyor. Popüleretesi de temiz toplum isteyenler arasında hızla artıyor. İki genel seçim sonrası yerel seçimlerde hayal kırıklığına uğrayarak gerilemeye başlayan ve yıkılan ANAP iktidarının yaşadıkları AKP'nin önünde ders gibi. Ve yerel yönetimlerde muslukların rahatlıkla açılıp kapatılabilmesi siyasi partiler için oldukça değerli. Tayyip Erdoğan, Dişli'yi ve DMMF'ı sadece milletvekili olarak apoletlendirdi. Bir nevi valilerin merkeze çekilmesi durumu. Şimdi de Ankara için Melih Gökçek için hazırlanan anket sonuçlarını bekliyor. Aday gösterip göstermeyeceği çok önemli. Don Shultz'un şöyle bir sözü var. "Senin ne söylediğin önemli değil, insanların neyi algıladığı önemli". Siyaset de bir nevi algıların yönetilmesi değil mi? Sokak ne diyor önemli olan o. %47 ve %47'nin üzerinde konulacak "gidecek yeri olmayanlar" olaya nasıl bakıyor. Kılıçdaroğlu vurduğu yerden ses getiriyor, sokaktaki vatandaşımız "Tayyip Erdoğan yolsuzluk yapanları parti yönetim kurulandan atıyor" diyor. Kılıçdaroğlu vuruyor, sokaktaki "ama Tayyip Erdoğan onları sahiplenmiyor ve yolsuzluk yapanlara yol veriyor"diyor. Tam bir lider karizması etrafında dönen çenber. Kılıçdaroğlu'nun vurduğu yerden ses getiriyor demiştik. Bu ses AKP'nin sesi oluyor. Bu sesin CHP'nin sesi olabilmesi için Deniz Baykal'ın ve etrafındakilerin Kılıçdaroğlu'nu "bu yıpranmışlığa rağmen" desteklemeleri lazım. Var mı öyle bir destek? Yok...Yani daha açık bir ifadeyle Kılıçdaroğlu'nun şu an CHP'ye kattığı bir şey yok. Parti yönetiminin basiretsizliğinden dolayı. Birileri cephede savaşıyor ama topçu atışı ortada yok. Ve bu cephe savaşı kazanılıyor gibi görünse de kaybediliyor. Tayyip ayyuka çıkanları temizliyor ve aynı zamanda "yolsuzluğa karışanı biz de tutmayız" mesajı veriyor. Bu şuna benziyor bir nevi. 2007 seçimlerinde "laiklik, laiklik" diye bağırdıkça sokağın böyle bir derdi olmadığı ayan beyan ortaya çıktı. De...Gene de de söylediğinin %90'ı bu olmasın. Bunu Nişantaşı ve Caddebostan'da de ama Bağcılar'da deme diyelim. Sonuç olarak diyeceğim Kılıçdaroğlu AKP'ye çalışıyor ve kimse bunun farkında değil. Aynı 2007 seçimlerinde aslında AKP'ye çalışan Kanaltürk gibi. Ama burada Kılıçdaroğlu'nun suçu var mı derseniz? En masumu o deriz.

27 Aralık 2008 Cumartesi

Semt sizin aşk bizim


Demirören'in basın toplantısındaki görüntülerle ilgili konuşmak sorunu çözecek türden değil. Yangının etrafında dolanmaktan başka bir şey değil. Yangından en çok itfaiyeci korkarmış ama en önde de o gidermiş. Perdeyi aralayıp, kafayı sokmak gerek...Tabi gerçekleri görmek istiyorsak. Beşiktaşlı'nın hiçbir zaman büyüklükle ilgili bir sorunu olmadı. Beşiktaşlı hiçbir zaman "en çok benim taraftarım olsun" demedi. "Az olsun ama öz olsun" dedi. Beşiktaşlı aslında "dünyanın en büyük semt takımlarından" birisi olduğunu bildi. Rahatsızlık duyulacak bir şey yok ki burada. Herkes sevdasını farklı yaşar. "Semt bizim aşk bizim" Beşiktaşlının asıl yakarışıdır aslında. Eğer Beşiktaş-Fener ya da Beşiktaş-Galatasaray maçını Türkiye'nin en büyük maçı yapacağım dersen o zaman aslını inkar etmeye başlıyorsun. Böyle bir ızdırabı yok ki Beşiktaş taraftarının. Yıldırım Demirören'in basın toplantısını şuna benzetiyorum. Bazı şirketlerde bu tip yöneticiler vardır. Ekibine sözünü geçiremez. Belki söyledikleri doğrudur ama yaptırtamaz. Zaten en sevdiğim sözlerden birisidir ki "söylemek yaptırtmak değildir, söyleyen olma, yaptırtan ol. Tabi yöneticiysen". Bu sebeple bu tarz yöneticiler sık aralıklarla "ben buradayım" deme gereği duyarlar. Otoritesini sürekli hissettirmek zorunda hissederler kendilerini. Rütbe bende ama ben istediklerimi tam anlamıyla yaptıramıyorum ki... Aslında yaptırmak istediklerim bu firmanın menfaatine durumları. Aslında sorun sadece karizma ve liderlik eksikliği değil aynı zamanda bilgi ve yeterlilik eksikliğidir. Çalışan hisseder bunu. Hissettiği zaman da film kopar. Tiyatro başlar. Ekip ruhu biter. Bu basın toplantısı da bunun yansımasıdır. Ben büyüğüm. İki büyük yaratmak istiyorlar. 20 senedir üzerimize oyunlar oynanıyor. Kompleks yapı Beşiktaş taraftarında değil Beşiktaş'ın başında. Gökten iki şampiyonluk düştü. Yan barcoda da o oynasaydı o zaman. Sizin döneminizde Beşiktaş'ın hiç şampiyonluk göremediğini hesap edersek 13-14 yıla tekabül eder bu 2 şampiyonluk. Hep söylüyorum, yine söylüyorum. Beşiktaş önce sahada güçlü olacak. Şu soruyu kendine soracaksın. "Neden Fener bu kadar kötüyken helva gibi dağılmıyor da biz bir maçtan sonra helva gibi dağılıyoruz." Beşiktaş taraftarı bunları haketmiyor. Bir şeyleri ispatlama çaban varsa, sen aslında o olmadığını düşünüyorsundur. Yazalım bir kenara.