Baros: Nasıl yani?
Sen Hami Mandıralı tarzı atsana be kardeşim ne reklamın etkisinde kalıyorsun

"Futbol, bir balıkçının oltasına vuran balıktan aldığı zevki sol ayağının içiyle 20 metre top attığında arkasından izleyerek almaktır. Başkası balık tutarken o zevki almazsın ama başkası futbol oynarken alırsın"




Ne hikmetse seni Crvena Zvezda forması ile hatırlarım. Nasıl hatırlarım, nereden hatırlarım bilemiyorum. TRT'de kaç maçın verildi acaba o zamanlar? Sen o sene Marsilya'ya transfer olup o efsane kupayı kaldıramamıştın. Prosinecki "ey Baggio sen gidersen Del Piero var" tadında ortalığı kırıp geçirmişti o sene. Marsilya'da tutunamamıştın. Zaten bir Crvena Zvezda bir de Yugoslav milli takımının haricinde ne yaptın ki? Sen, Pancev, Prosinecki...Belki çöplüğünüzde öttünüz sadece. Ama ben bir Bayern-Crvena Zvezda yarı final ilk maçı hatırlarım bir de Prosinecki resitali...Yetenek delisi Pixi. Gol makinesi Pancev. Tutunamayanlar. Hem Prosinecki'nin hem de Pixi'nin stili Hagi'den daha yumuşaktır, göze de daha hoş gelir. Gelir gelmesine de Hagi heryerde çok büyük oyuncudur. Pixi ve Prosinecki sadece kendi çöplüğünde. 
Yerim Kopa Mundial teleffuzunu. Topçuların arasındaki adı "Kupa Mendıl"dı yukarıdakilerin. Daha rahatını hiç giymedim. Acaba daha iyisi var mıdır diye hiç düşünmedim. Bir diğer Adidas efsanesi de budur benim için. Toprak sahaya sürecek kadar sadist, her maçtan sonra şıkır şıkır temizleyerek okul ayakkabılarımdan daha temiz hale getirecek kadar hastasıydım. Toprak sahada 12 dişi çabuk giderdi ama çok rahattı. Nike ne kadar basketbol kokarsa bizim nesile Adidas da o kadar futbol kokar. Formalarda Adidas yazmasından ziyade yukarıdaki mavi zemine oturmuş amblemdir bizi geçmişe götüren. Çok yakışıklı krampondun be. Hala öylesin.Efsane...Ayağımızda Stan Smith'lerle sabahtan akşama kadar top teperken Stan Smith'e dönüp kusura bakma abicim diyemedik. Sorsalar büyük bir futbolcudur herhalde derdik. Tenis ve futbol hiç birbirlerinden bu kadar bi haber bir o kadar da beraber olmamıştı herhalde o günlerde.




Şu aleti gördüğüm zaman aklıma Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş yönetimleri geliyor. Ve şunu da bilelim ki aslında bu alet işin görünen yüzü. TFF'ye bir de kulüplerimiz tarafından gönderilen VCD'ler DVD'ler var haftabaşında hazırlanıp gönderilen. Konulu film gibi. Bak şu takıma böyle yapılmıştı, bak bunlar bunlar bize yapıldı, eee artık akıllı olun tarzında konulu filmler. Yoksa sadece barkodan barkoya Yeşilçam'ın film hazırladığını zannetmeyin. Yasaklı filmler gibi. Evet hakemlerimiz takımlarımızın, milli takımımızın ve Türk Futbolunun gersindedir. Fakat gözden kaçırılmaması gereken bir konu var. Özellikle son 2 sezondur biraz çalınmaya başlanan cesaretli düdükler 3 büyüklerin dışındaki takımları yukarıya taşımaya yardımcı olmaya başladı. Etkenlerden sadece biridir diyorum. Üç büyükler yıllardır Türk futbolunun lokomotifliğini yaparken hep güç dengesinin ne kadar fazla olduğundan bahsettik. Barkoda bile hala ofsayt, çizgiyi geçti mi geçmedi mi, sarı kart, kırmızı kart vs. tartışıyoruz. Ya yıllarca küçük takımları yiyen taktir hakkı denen örtülü ödenek tarzı hesap sorulamayan uygulamalar. Neyse...Yıllarca bu ligi sömürenlerin koltuk altlarına koydukları barkoyla bağırıp çağırmalarına diyeceğim şudur. Alışacaksın. İnşallah da alıştıracaklar. Son 20 yıla sayın diyorum. Tabi kurulu düzenin biraz değişmesi bile zor oluyor. Ne yapacaksınız alışacaksınız...Artık maçlar daha bir 0-0 başlıyor sanki. Takımlarımızın da, milli takımımızın da gersiinde olsa da. 
Ülke olarak çok seviyoruz çocukları. Dünyada bizim kadar çocukları reklam malzemesi yapıp bundan nemalanan başka bir ülke var mıdır acaba? Martin Lindstrom işin buralara geldiğini bilse bilmem kaçıncı baskısını yaptığı kitabı bir kez daha gözden geçirirdi herhalde. İş oralara kadar geldi. Önce hızlı trenin yanında makinistin yanına soktunuz. Sonra numaraları taşıttınız. Şimdi de nar yapıyor, nar yağıyor diyerek çocukları kahveye soktunuz. Allah aşkına bu film çocuklar kahveye girmeden yapılamaz mıydı? Bir de kahveye sevimli sevimli amcalar koyulmuş ki bu amcalar "gel selocan okeye 4. lazım" hayatta demezler. Ya da bugün Selocan ilk 6'lı ganyanını oynuyor demez bu tipler. Zararsızlar. Ama Selocanların kahvede olmasında hiçbir sorun yok. Selocanlar her yerde. Selocanları sen heryere soktun. Sen selocanla abonene abone katarken Selocan kahveye de girer, internet kafeye de girer, spor salonunda numara taşıyarak kas da yapar.
“Reklamlarda:



Daha maç bittiği gibi Andy Hunter Benitez'e ayarı veren yazıyı patlatmış. Çok net bir yazı aslında. "Daha dün Keane'e yol verdin. Hemen arkasından da bir basın toplantısı yaptın. Bu toplantıda yeterince hücum opsiyonuna sahibim dedin. Ama özellikle Gerard çıktıktan sonra daha da net görüldü ki hücum alternatifi falan ortada yok. Takım pozisyon dahi üretemiyor" Babel'in 26 maçta 3 Benayoun'un 25 maçta 2 (Tabi her maç Beşiktaş maçı gibi olmuyor) ve El Zhar'ın 12 maçta 0 golü var. Bunlar çok da önemli istatistikler değil. Ama asıl önemlisi atılan 40 golün 23'ünün Torres ve Gerard'ın katkılarıyla gelmesi. Bir zamanlar Alex'in ayağına top değmeden Fener'in gol atamaması gibi bir durum. Ara transferde EPL'de kadrosuna Liverpool'dan başka takviye yapmayan başka takım yok. Benim anlayamadığım ise şu. Keane'e ihtiyacım var dedin aldın. İhtiyacım yok dedin gönderdin. Bu kadar 2 adamın eline bakan bir takıma devre arası hiç mi takviye düşünmedin? Ya da neden düşünmedin? Herşeyi anlamaya çalışıyorum ama burasını anlayamıyorum.
Ertem Şener dün akşam Futbol Smart'ta Serie A'yı anlatıyordu. Son Torino maçında Mourinho'dan çok Quaresma'nın taraftardan aldığı tepkileri dile getirdi. Zaten Mourinho da Quaresma'yı ŞL kadrosuna almadı deyiverdi. Adamın Chelsea'ye yaptığı transfer ile ilgili tek bir kelam yok. Dirk Kuyt'un babasının tuttuğu balıklardan daha önemli herhalde Quaresma'nın Chelsea'ye yaptığı transfer.